sevgi bağı

hertürlü paylaşıma açık bir ortam. biribirimizle bilgilerimizi sevgilerimizi paylaşarak arttıralım..

sen ve ben -fruvadan alıntı

Pazartesi, Nisan 21, 2008

hüzünlü bir gündü birbirimizi tanıdığımızda

sen sıkıntıdan ben mecburiyetten cıkmıstık yola

kader bu ya ikimizide karşıkarşıya getirdi.

sen ve ben anlamadığımız bir yola giriverdik.

aradan cok zaman geçti

aslında cok az zaman

ama öyle güzel bir his yumağı oluştuki aramızda

birbirimizi görmeden sadece hissederek sevdik

tanımadığımız bilmediğimiz bir dünyaya sahip olduk

kimsenin bilmediği görmediği hatta anlamadığı bir dünya

bu dünyada sadece sen ve ben vardık.. var da olacağız..

kendimden bile gizlediğim hislerimin olduğunu seni tanıdıktan sonra öğrendim

hic kimseye olmadığım gibi oldum sana

her sıkıştığımda her göğe baktığımda dünyamızın semasını görüyordum

masmavi...

ne bir cesaretim var nede gücüm sana karşı durmak icin

belki cok uzun zaman sonra..

ama icimde öyle güzel duruyorsunki

her daim seni orda hissediyorum

dilimdeki kelimeler parmaklarımdaki kadar hızlı ve net değil

kendimi hep karşında mahcupmu desem bilemediğim bir hisle durabiliyorum

aklımdan geçenleri dilime dökmeye çalışsam elim titriyor ve heyacanlanıyorum

acaba diyorum bu durumu karşısında da göstersem ne düşünürsün hakkımda

belki canlandırdığın ben gördüğünben olamıyabilirim..

ama benim işte..

seni seven senin sevginle icini dolduran

o kadar büyük yüreğim varki

senin sevgini ancak alabiliyorum icime

yazdıklarımı defalarca bile okusam gene söyleyemem sana

ama biliyorumki sende benim hissettiklerimi hissediyor ve beni cok iyi anlıyorsun

sen ve ben cok güzel hislerimizi eşleştirdik...

seni seviyorum...

 

Hayata hiç isyan etmeyin.

Salı, Ocak 31, 2006

Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil.

Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı.

Başımıza gelenler de eşit değil.

Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz.

"Guguk Kuşu" filminde Jack Nicholson akıl hastanesinde çok ağır bir mermer

havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya girer.

yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz. Diğer hastalar onunla alay ederken bir şey söyler:

"Ben en azından denedim".

Siz gerçekten denediniz mi?

Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz?

Hayata Windows 98'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz?

Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde,

Kiminin nasır tutmuş parmaklarında

Kiminin boyalanmış ellerinde,

Kiminin gömleğinde ki ter kokusunda ,

Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde.

Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var.

Güneş, her sabah yeniden doğuyor,

Gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz,

Eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz.

Yeter ki gülümseyin

Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan...

Bu iletiyi içinizdeki çocuktan uzak tutunuz.

Zira, siz bu iletiyi okuduktan sonra içinizdeki çocuk,

özgürlügüne kavusmak isteyip basiniza dert açabilir.

Bu iletiyi yazan ve/veya size gönderen kisiyi, mümkünse

kalbinizin derinliklerinde bir yerde muhafaza ediniz.

Bu dünyadaki varliginizin, dostlarinizin var olmasina bagli

oldugunu, Bazen bir çiçek yada küçük bir tatli sözle bile kirik bir kalp

tamirinin mümkün oldugunu ;

Özür dilemenin, tesekkür etmenin ve sükretmenin "ERDEM" oldugunu,

Bu iletiyi yazan ve gönderen kisinin, hiç tanismiyor olsaniz bile sizi çok

sevdigini,

ASLA UNUTMAYINIZ.

Ve Her sabah uyandiginizda

"BUGÜN YINE ÇOK GÜZELSIN HAYAT HER SEYE RAGMEN..."

ŞAŞIRTAN GERÇEKLER

Cuma, Ocak 27, 2006

Uzun yıllar yapılan araştırmalar ve tespitlerle ortaya çıkan bazı
gerçekler, insanı şaşırtıyor. Çoğunluğu bu kadar da olmaz dedirtecek
gerçekler, bilinen bazı doğruları da reddediyor.
İşte, uzmanların yaptığı araştırmalar sonucunda ortaya çıkan şaşırtıcı
gerçeklerden bazıları:
Bir yılan 3 yıl uyuyabilir.
Bal bozulmayan tek gıdadır.
Ördeğin sesi yankı yapmaz.
Denizyıldızlarının beyni yoktur.
Üzüm mikrodalga fırında patlar.
İnsan yılda en az bin 460 rüya görür.
İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır.
Karınca iki hafta su altında yaşayabilir.
Dünyada insanlardan daha çok tavuk var.
İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır.
Türkiye'de Mehmet adında 1 milyon 229 kişi var.
Sabahları elma kahveden daha fazla uykunuzu açar.
Doğum gününüzü en az 9 milyon kişiyle paylaşıyorsunuz.
Bir bardak sıcak su, buzdolabında soğuk sudan daha çabuk donar.
Dünyada bir yılda gerçek paradan daha fazla Monopol parası basılıyor.
Eksi 90 derecede nefesimiz, havanın ortasında donar ve düşer.
Vücudumuzdaki tüm damarları uç uca ekleseniz 19 bin 200 kilometre eder.
Çin'de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika'dan daha fazladır.
Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen
kokularından kaynaklanır.
Cordan'ın kazancı Nike çalışanlarının toplamından fazla
Ünlü basketbolcu Michael Jordan bir yılda Nike'ın Malezya fabrikası
personelinin hepsinden fazla para kazanıyor.
13 rakamının uğursuz olarak bilinmesi nedeniyle ABD'de birçok otelde 13.
katta oda bulunmaz.
En uzun boylu insan 1940'da ölen 2.72'lik R.P. Wadlow'du.
İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2
kilogram yiyecek tüketir.
Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız, patlarsınız.
Âşık olduğumuzda beynimiz "phenylethylamine" üretir. Bu kimyasal
madde çikolatada da vardır.
1994 Dünya Kupası'nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusunun
hepsinin isminin sonu "OV" ile bitiyordu.
Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha
fazladır.
Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.
 

 

ÜZÜNTÜSÜZ YAŞAMA SANATI

Pazartesi, Ocak 23, 2006

Epiktetos yirmi asir önce demistir ki: "Kader önünde sonunda söyle veya böyle günahlarimizin bedelini önümüze koyar. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarinin bedelini öder. Ektigini biçer.

Bunu bilen adam kimseye kizmaz, gücenmez, kimseyi asagilamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz. Bunu bilen adam karsilastigi aksiliklere sasmaz. Önüne çikan maddi-manevi engellerin kendi günahlarindan baska bir sey olmadigini bilir."

Düsmanlarinizi düsünmek için ayiracaginiz bir dakika bile düsmanlarinizdan daha degerlidir. Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir.

Aristo söyle diyor: "Ideal insan iyilik yapmaktan zevk alir.  Kendisine iyilik yapilirsa mahcubiyet duyar. Çünkü iyilik yapmak üstünlük isareti, bir iyilige muhtaç duruma düsmek zaaf isaretidir."

Karsilasacagimiz nankörlükten dolayi üzülmemek için hazirlikli olalim.
Karsilik beklemeden iyilik yapalim.

Mutluluk minnet beklemekte degil, minnet gösterilmesinden rahatsizlik duyulacak olgunluga erismektir.

8 Özel Armagan
1) Dinleme... Ama gerçekten dinleyin. Kesmeden, hayal kurmadan, vereceginiz cevabi düsünmeden... Can kulagiyla dinleyin.

2) Sevgi... Kucaklamalar, öpücükler, sirt sivazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlariniza olan sevginizi daha açik göstermenizi saglayabilir.

3) Kahkaha... Fikra anlatin, neseli hikâyeleri paylasin. Bu armaganiniz "seninle birlikte gülmeyi seviyorum" anlamina gelir.

4) Yazili bir not... Basit bir "Yardimin için tesekkürler" notu, ya da belki bir siir... Kisa, elle yazilmis bir not bazen ömür boyu hatirlanir.

5) Iltifat... Basit, içtenlikle söylenen bir söz ("Bu renk sana ne çok yakismis", "Harika bir is çikardin", "Yemek nefis olmus" gibi) karsinizdakinin içini aydinlatir.

6) Iyilik... Her gün, rutininizi kirip birisine hos, nazik bir sey yapin.
7) Yalnizlik... Bazen tek istedigimiz yalniz kalmaktir. Bu anlara duyarli olun ve ihtiyaci olana yalniz kalma armaganini verin.

8) Neseli bir yapi... Birine tatli bir söz söylemek gibisi yoktur.    Selâm vermek veya tesekkür etmek o kadar zor mu?

Kuş gribinin belirtileri neler?

Sağlık Bakanlığı, kuş gribi görülen bölgede, halkı bilinçlendirmek amacıyla broşür dağıtmaya başladı. Broşürde hastalığın belirtileri şöyle sıralandı:

 

 

06 Ocak 2006 00:19


* Hastalık insanlarda ateş, boğaz, kas ve eklem ağrıları, kuru öksürük, solunum güçlüğü gibi klasik grip belirtileriyle ortaya çıkıyor.
* Normal gripten farklı olarak karın ağrısı ve ishal de görülebiliyor.
* Hastalığın insanlardaki kuluçka süresi 2-4 gün.
* Kanatlı hayvanlar arasında salgınlara sebep olan mevcut kuş gribi tipinin, sadece kanatlı hayvan yetiştiren ve bu hayvanlarla sıkı teması olan insanlara bulaşması söz konusu. Bu alanlarla ilgisi olmayan diğer insanlar için bir riskin bulunmuyor.
* Kanatlı hayvan etlerinin, iç ısıları 70 santigrat derece olacak veya ette pembe/kırmızı görüntü kalmayacak şekilde pişirilerek tüketilmesi halinde, hastalığın insanlarda oluşması mümkün değil.
* Yumurtaların sabunlu suyla yıkanması ve 70 santigrat derecede en az 5 dakika pişirildikten sonra yenmesi gerekiyor.
* Veteriner hekim kontrolünden geçmiş piyasadaki ürünler için herhangi bir risk bulunmuyor.
* H5N1 isimli kuş gribi virüsüne karşı şu an için etkin bir aşı yok. Hastalıktan korunma ve/veya tedavi amacıyla antiviral ilaçların kullanılıyor.
* Antiviral ilacın kuş gribi hastalığına yakalanmış veya bu hastalıktan ölen hayvanlara teması olan kişiler tarafından kullanılması gerekiyor.
* Hastalığın görüldüğü yerlere seyahat edilmesi halinde, kanatlı hayvan çiftliklerinden ve pazarlarından uzak durulması gerekiyor.

Çeşitli yerlerde söylemişimdir.Bizde Dini eleştirmek mecburiymiş gibi ,birçok alanlarda hep bu yolu takip ederiz.Kardeşim eğer televizyonda "Küçük Ev" dizisinde adam,ailesiyle birlikte kamp kurup,yemek yiyeceği  sırada bu nimetleri verdiği için el açıp Allah'a şükrediyorsa ,İrtica mı yapıyor? Bu İrtica değ ildir?

 Size birkaç misal vereyim;

 En son ,Carter beni Amerika'ya davet etti.Bir açılışa gittik.3 Bin kişiye bir akşam yemeği verildi.Ertesi sabah,kahvaltıya 150 kişi seçilmişti.Ben de o 150 kişinin içindeydim.Sekizer,on'ar kiş ilik masalarda oturuldu. Dünyanın birçok yerlerinden gelmiş önemli insanlarla tanışıldı. Bir yandan sohbet ediliyor bir yandan da bekleniyor. Kimse kahvaltıya başlamıyor. Biraz sonra papaz geldi, herkes ayağa Kalktı, ceketini ilikledi. Papaz şükran duasını yaptı ondan sonra yemeğe başlandı.

 Yine Amerika'dayım. Teksas'ta kalp ameliyatı olacağ ım. Ameliyat olmama karar verilmiş. Bir papaz geliyor. Diyor ki: "Ben senin dosyanda gördüm ki Müslümansın. Eğer reaksiyonun yoksa ben din adamıyım. Allah birdir. Ameliyata girmeden önce sana dua etmek istiyorum kabul eder misin?"

Tabi ben bu olay karşısında çok mutluluk duydum, gözlerim yaşardı. Ben hastanede ciddi bir ameliyat olurken orada papazın bulunması, gelip bana yardımcı olmak istemesi... Ona sizinle aynı fikirdeyim deyip teşekkür ettim.

Yine buna benzer bir olayı bir yerde söylemiştim. Kızımı Londra yakınındaki Harvard kolejine götürdüm. O sırada bana dediler ki; "Kolejin yemekhanesi şurada, yatakhanesi burada, dershanesi burada, kütüphanesi burada vs. kolejin bütün kısımlarını ayrı ayrı gösterdiler. Sonra kiliseyi göstererek; "dini ibadet yeri de burasıdır" dediler. Sonra: "Şimdi senin kızın Müslüman, dini ibadet  günlerinde Kur'an'ı getirsin istediği günlerde okusun. Odasında kalıp Kur'an okumasını siz telkin ettiniz mi?" diye bana sordular.

Allah var, bizi görüyor. Doğrusu ben kızımla beraber Kur'an'ı kerim getirmemiştim, kızıma da telkinde bulunmamıştım. Çok utandım, sırtım terledi. O gavur dedi ğimiz adamın bana verdiği dersten çok mahcup oldum. Adeta yüzüme şamar patlatmıştı. Türkiye'ye geldiğimde hemen açıklamalı Kur'an gönderdim. Kızıma anlattık... bunu ben bizzat yaşamıştım.

Sakıp Sabancı   

 

başarının sırrı

Çarşamba, Ocak 4, 2006

şifalı bitkiler..

Çarşamba, Ocak 4, 2006

hangi bitki neye yarar nasıl kullanılır..

PDF formatında olan bu dosyayı isteyen arkadaslara mail ile atabilirim..

saç bakımından cilt bakımına kadar güncel bir dosya.

 

SAF ANADOLU ÇOCUĞU --alıntı--

Çarşamba, Ocak 4, 2006

 

"Saf çocuğu masum Anadolu’nun” tabirine uygun bir genç okulu bitirip polis olmuş. İlk olarak da Fâtih – Balat Karakolu’nda işe başlamış. İlk gününü masasını düzelterek, çekmecelerini, dolabını yerleştirerek geçirdikten sonra, akşam hizmetli masasına gelmiş. Bir miktarı parayı uzatıp :
“Al” demiş, “Bugünkü hasılattan payın.”

Şaşırmış bizimki :
“Ne hasılatı, ne payı? Kim gönderdi bu parayı?”
Aldırmamış hizmetli, “Al işte” demiş, “Bu parayı baba gönderdi.”
“Kimdir bu baba?”
“Bu karakolun komiseri.”
“Yok hemşehrim, ben öyle bilmediğim parayı almam.”
“Sen bilirsin” demiş adam ve çıkıp gitmiş.

Ertesi sabah âniden Fethiye Karakolu’na tâyin olduğunu öğrenmiş zavallı genç. Ne yapsın, gitmiş bir gün de oraya yerleşmekle uğraşmış. Akşama kadar masasını düzeltmiş, eşyalarını yerleştirmiş, akşam olunca yine birisi parayla çıkagelmiş.
“Al bu parayı baba gönderdi.”
“Hangi baba?”
“Karakolun komiseri.”
“Yok, ben öyle bilmediğim parayı almam.”

Sonraki sabah da tayini Çarşamba Karakolu’na çıkmış. Fakat bu sefer karakol komiseri genç polisin dosyasına bakıp, üçüncü günde üçüncü karakola geldiğini görünce merâk etmiş. “Şu yeni geleni gönderin bir bana bakayım” demiş. Çağırmışlar...
“Ne bu iş oğlum, üçüncü günde üçüncü karakol?”
“Bilmiyorum komiserim.”
“Nasıl bilmezsin? Ne yaptın da böyle oldu?”
“Ben bir şey yapmadım komiserim.”
“Yapmışsın yapmışsın, yapmasan böyle olmaz.”
“Hani ille bir şey yapmışsam, o da akşamları bir para gönderdiler, onu almadım.”
“İşte... Daha ne yapacaksın oğlum. Bak buranın babası da benim. Bu akşam da gönderilen parayı almazsan, dördüncü karakol olmaz.”
“Ama komiserim, bu kadar okudum...”
“Yok öyle! Sen dürüst bir çocuğa benziyorsun. Cumaya da gidiyor musun?”
“Gidiyorum komiserim.”
“Bak o zaman, akşamları benim gönderdiğim paraları al, sol cebine koy. Her hafta Cuma çıkışında fakirlere dağıtırsın.”
“Eh ne yapayım komiserim, bâri öyle olsun.”
“Hadi bakalım.”

Bizimki çâresiz komiserin dediğini yapmaya başlamış. İlk hafta topladığı paraları götürüp Cuma çıkışı dağıtmış. İkinci hafta, üçüncü hafta derken dördüncü hafta bir bakmış ki, sağ cepte para bitmiş.
“En iyisi” demiş “Ben sol cepten sağ cebe bu haftalığı borç alayım, ay başı gelince öderim.”
Dediği gibi de yapmış, o hafta Cuma’da dağıtacağı parayı yemiş, öbür hafta ay başında da Cuma günü gidip, iki haftalık dağıtmış. Fakat o ay parası iki hafta erken bitince, iki haftalık borç almak zorunda kalmış. Yine ay başında bu sefer üç haftalık dağıtarak borcunu ödemiş.
Fakat iki ay sonra, ay başı gelince, maaşı alınca bir bakmış ki, beş haftalık borcu var ve elindeki para da o kadar. Yâni Cuma’da borçlarını da verirse hiç parası kalmayacak. Sıkıntılı sıkıntılı ceplerini karıştırmış ve :
“Aman canım” demiş, “Sağ cebin de sol cebe borcu mu olurmuş?”

Giden Fırsatlar Bir Daha Gelmez

Çarşamba, Ocak 4, 2006

 

   Çocukluğumdan beri dar mekanlardan sıkılır ve bu tür yerlerden feryat edercesine uzaklaşırdım. İleri yaşlarda bunun bir hastalık olduğunu anlamış, fakat bu illetten bir türlü kurtulamamıştım...

   Oysa ki dar mekanlara, şimdi ister istemez girecektim...

   Beni sarıp sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde dolaşanların sesini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları görebiliyordum...

- Genç yaşta öldü zavallı, diyorlardı. Halbuki yapacak ne kadar çok iş vardı...

   Gerçekten de bir çok işim yarım kalmıştı. Mesela oğluma iyi bir işyeri açamamış, araba ile renkli televizyonun taksitlerini henüz bitirememiştim. Büyük bir firma kurup dostlarımı orada toplamak da artık hayal olmuştu.Üstelik kış çok yaklaştığı halde odun- kömür işini halledememiş ve çatının akan yerlerini aktaramamıştım...

   Yarıda kalan işlerimi arka arkaya sıralarken, kulaklarımı çınlatan bir sesle irkildim Sanki mikrofonla söylenen bu ses, beynimin en ücra köşelerinde yankılanıyor ve : "Geçti artık, geçti.."diyordu...

   Içimden "Keşke geçmemiş olsaydı." diyordum. Nereden başıma gelmişti o kaza bilmem ki..? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım.

   Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını ve içinde bulunduğum tabutun kapağını örtmeye çalıştıklarını farkettim. Onları engellemek için avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim halde ne kımıldayabiliyor, ne de bir ses çıkartabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlıkta kalmış ve gözlerimi tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmiştim. Dehşet içinde :
- Aman Allah'ım,dedim. Ne olacak şimdi halim..?

   Korkudan hiçbir şey düşünemiyordum. Bu arada omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülmeye başlanmıştım. Dışarıdaki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlacıklarının sesi, tabutumun gıcırtısına karışıyordu.

   Cenaze namazı için camiye gidiyor olmalıydık.

   Cami deyince aklıma gelmişti. Çok yakınımızda olmasına ve hergün 5 defa davet edilmeme rağmen bir türlü vakit bulup gidememiştim. Ama her zaman söylediğim gibi 50 yaşına gelince namaza başlayacak ve herkesin şikayet ettiği kötü alışkanlıklarımı terk edecektim. Evet evet, şu kaza olmasaydı, ileride ne iyi bir insan olacaktım...

   Daha önceden duyduğum ve nereden geldiğini kestiremediğim ses :
- "Geçti artık, geçti."diye tekrarladı.. "Bitti artık."

    Biraz sonra namazım kılınmış ve tekrar omuzlara kaldırılmıştım. Mahallemizdeki kahvehanenin önünden geçerken, hergün iskambil oynadığımız arkadaşların neşeli kahkahalarını işitiyor ve "herhalde ölüm haberimi duymamış olacaklar"diye düşünüyordum.Sesler iyice uzaklaştığında eğik bir şekilde taşındığımı hissederek, mezarlığa çıkan yokuşu tırmandığımızı anladım. Şiddetle yağan yağmurun tabuttaki çatlaklardan sızarak kefenimi yer yer ıslattığının da farkındaydım. Buna rağmen dışarıda konuşulanlara kulak verdim. Dostlarımın bir kısmı piyasadaki durgunluktan bahsediyor, bir kısmı da milli takımın son oyununu methediyordu. Tabutumu taşıyan diğer biri ise yanındakinin kulağına fısıldayarak :
Rahmetlinin tersliği, öldüğü günden belli,
diyordu. Sırılsıklam olduk birader..!

    Duyduklarım herhalde yanlış olmalıydı. Yoksa bunlar, uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değil miydi?

    Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve tabutum yere indirilmişti. Kapak tekrar açıldı ve cansız vücudumu yakalayan kollar, beni dibinde su toplanmış olan çukura doğru indirdi...

    Boylu boyunca yattığım yerden etrafıma baktım...
Aman Allah'ım, bu kabir değil miydi?
O ana kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim...

    Sessiz feryatlarımı kimseye duyuramıyor ve dostlarımın üzerimi örtmek için yarıştığını hissediyordum.
Tekrar zifiri karanlıkta kalmış ve bütün acizliğimle dua etmeye başlamıştım...

   Ya Rabbi, diyordum. Bir fırsat daha yok mu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Ve kabrimi, Cennet bahçelerinden bir bahçeye çevireyim?
Aynı ses, her zamankinden daha şiddetli olarak : "Geçti artık, geçti." diye tekrarladı. "Her şey bitti artık."

   Mezarımı örten tahtaların üzerine atılan toprakların çıkardığı ses gökgürültüsünü andırıyor ve bütün benliğimi sarsıyordu...

    Son bir gayretle yerimden fırlayarak gözlerimi açtım. Odamdaki rahat yatağımda yatıyor, fakat korkunç bir kabus görüyordum. Bitişik dairede oturan doktor arkadaşım beni ayıltmaya çalışarak : "Geçti artık, geçti." diye bağırıp duruyordu. "Geçti, bak hiç bir şey kalmadı."

   Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Terden sırılsıklam olmuş ve sanki 20 kilo birden vermiştim. Dışarıda sağanak halinde yağmur yağıyor, şimşek ve gökgürültüsünden bütün ev sarsılıyordu.

   Etrafımdakilerin şaşkın bakışlari arasında kendimi toparlamaya çalışırken :

- Ya Rabbi sana zerrelerim adedince şükürler olsun, diyordum.    İyi bir kul olmak için ya bir fırsat daha vermeseydin!..